5 Aralık 2012 Çarşamba

Artık hiç sabah olmayacak yavrum
Çok uzun sürecek bu siyah gece
Ta zaman durunca, ömür bitince
Alış karanlığa, gözlerini yum
Artık hiç sabah olmayacak yavrum

Bilirim bu mor sükutu, bilirim
Beyaz olmalı geceler, bembeyaz
Karanlıklar üstünedir şiirim
Bilirim bu mor sükutu, bilirim

Dağlar gibi, deryalar gibi sonsuz
Karanlık, karanlık ölümden beter
Bir yol ki, hayatla beraber biter
Taştan bir sükut ki, hissiz ve ruhsuz
Dağlar gibi, deryalar gibi sonsuz

Artık hiç sabah olmayacak yavrum
Bitkin gözlerime son bir defa bak
Bir daha o yerden gün doğmayacak
Bu mor gecelerde kayboldu ruhum
Artık hiç sabah olmayacak yavrum

Ümit Yaşar Oğuzcan

27 Eylül 2011 Salı

hava yeni kararmıştı. etrafta her zamankinden fazla insan vardı, gerçekten orda olmaları gerekliymiş gibi. hepsinin sesi birbirine karışıyordu, hepsi de aynıydı benim için. tek derdim biraz yürüyüp hava almaktı ama o kalabalıkta kimseye çarpmadan ilerlemek 
epey zordu. yorgunluktan ve tanımadığım onca yüzü görmeye halim olmadığından kimseye bakmıyordum. bunu yapmayı sürdürmeliydim gerçi, gözlerimi yerden ayırdığım birkaç saniyede anladığım kadarıyla. sinirlendim ve isyankar bir tavırla, 'daha kötüsü olamaz' diye düşündüm. yanıldığımı gösteren işaret tam da  
bu anda belirdi. onlarca ses içinden ayırt edebileceğim birini işitmek,  
o mesafede bulunmak.. daha kötüsü olmuştu işte. adımlarımı hızlandırmak ile sesin peşinden gitmek arasında duran gururumu rahat bıraktım. bir yandan da bilincimin tamamen açık olmamasına şükrediyordum. az görmek, az duymak, az hissetmek  ne güzeldi.. 
ama yetmiyordu işte, ben kendimi unutmuşken bile devam eden şeyler vardı. ölümü kaç kez düşünürse düşünsün insan, kaç türlüsünü hayal ederse etsin bu kadar acı dolusunu istemez eminim.
çünkü böyle anlarda; hayatın akıp gitmek zorunda olduğunu, dünyanın hala döndüğünü bilmek.. daha kötüdür ölümden. eğer aynı çaresizlikte kalırsanız bir gün, siz de bakmayın geriye. yolunuza devam edin, ömrünüz oldukça kaçın o sesten, ömrünüz boyunca duymak istediğiniz sesten...

16 Eylül 2011 Cuma

''kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığında özgürsündür.'' cümlesini çok duymuş ve her defasında saçma bulmuştum. hala böyle düşünüyorum ama artık bu sözün kullanılma nedenini anlayabiliyorum. bence durum tek kavramla ilgili: sorumluluk.
öncelikle, sanıyorum herkes 'kaybedecek bir şey kalmadı' diyebilmenin imkansızlığını fark etmiştir. çünkü talihlerin en kötüsüyle karşı karşıya olan; ailesinden, işinden, dostlarından ayrılmış biri bile, hala canlı ve sağlıklıysa bir şeylere sahip demektir. o sözün yanlışlığını kanıtlamak bu kadar basit aslında. peki hangi durumda insanlar böyle düşünmez ve kayıplarını marifet gibi görebileceği bir fikri benimser? tabii ki üstlenilecek sorumluluklardan kaçmak istediklerinde.
her kazancımız beraberinde bazı görevler getirir. örneğin sağlıklı ve başarılı olmak, mutlu bir aile ve arkadaş ortamında bulunabilmek için yapmamız gerekenler vardır. ama bunları yapamadığımızda, yani olmak istediğimiz insana yakışan şekilde davranamadığımızda, huzursuzluğumuzu gidermek için bahaneler üretiriz. eksikliklerden, yanlışlıklardan şikayet ederek vicdan azabından kurtulmaya çalışırız. örnekte bahsettiğim kişi sorumluluk duygusu gelişmemiş biriyse (ki o duruma gelebildiğine göre öyledir heralde), büyük ihtimalle kalan ömrünü çöpe atacaktır. yaptığı hataları kabullenip yeni ve doğru bir yol çizmek yerine; suçu çevresindekilere atacak, her şeyin boş ve amaçsız olduğundan yakınacak ama kişiliğindeki sorunlar hakkında pek düşünmeyecektir. bunun nedeni de özgüveni değil, bulacağı kusurlarla ilgili korkuları olacaktır.
sorumluluk sahibi kişi ise, değiştirmesi gereken şeyler olduğunun bilinciyle kendisine karşı dürüst davranır. hayalindeki geleceğe kavuşmanın geçmişi doğru değerlendirmekle mümkün olacağını bilir. yanlışların kaynağını bulur ve bu sırada gerekli özeleştiriyi yapmaktan kaçınmaz. nihayetinde en önemli ama zor kısma gelir: hatalarını tekrarlamayacak, başka kayıplara sebebiyet vermeyecek şekilde davranabilmek. bunu başardığında, hem insanların güvenini tekrar kazanacak hem hayatına daha iyi biri olarak devam edebilecektir. 'özgürleşmek' gibi bahanelere sığınmak zorunda da kalmaz böylece. çünkü bizi tutsak eden, mutluluktan alıkoyanların aslında bu kayıplar olduğunu öğrenmiştir.
benzer örnekleri kendimizde veya etrafta bulabiliriz, önemli gördüğüm için yazmak istedim. hepimiz sahip olduklarımızın değerini bilelim ve  onları kaybetmeyeceğimiz hayatlar yaşayalım :)

16 Temmuz 2011 Cumartesi

anladım ki, şu fani dünyada amaçsız yaşanabilir.. ama sebepsiz yaşanmıyor. bunu söylerken, amaçsız yaşamayı övecek değilim. çünkü sonsuza kadar var olacak bir ruhumuz ve onun başına gelecekleri belirleyen 60-70 yıllık dünya hayatımız var. haliyle; ömrümüzü ziyan etmemeli, kendimize hedefler belirleyip onlara uygun bir hayat sürmenin huzuru içinde olmalıyız. bunu yapmadığımızda ne olur? boş yaşar, boş ölür, sonra sırat köprüsü'nden düşüp cayır cayır yanarız. konuyu dine getirmek istememiştim ama gerçekler acıdır. bu yüzden 'amaçsızlığa hayır' diyor ve thesis statement'ımda belirttiğim asıl önemli bölüme geçiyorum: sebepsiz yaşamak. varlıkla yokluğun ayırt edilemediği, intihara fazlaca meyilli olabileceğimiz, cidden lanetlik durumdur. örneği recep ivedik 3 isimli efsane filmde mevcuttur :D karakterimiz, herhangi bir yaşama sebebi bulunmadığından, perişan haldedir. kalbi mutsuzluk, evi pislik, geceleri kabus doludur. 'depresyondayım, bunalımdayım' diyerek isyan etmekte, ıssız adam gibi saçma sapan filmler izleyerek zaman öldürmektedir. ibret aldığımıza göre conclusion'a doğru yürüyorum. imtihan dünyasındayız ve yolumuzu seçmek bize bırakılmış. 'amaç' belirlemek bunun için gerekli. yolumuzdan sapmamak için de 'sebepler'imize sarılmalıyız. bu iki güzel kavramın farkındalığı bize çok şey katacak, akıllı olalım :D

29 Mart 2011 Salı

''bir kalbi vardı, çalışmasa da. hayatta oluş amacı tek bir gerçeği taşımaktı o kalpte. konuşmadığı, konuşamadığı halde öyle güzel anlatırdı ki hep susturmaya çalıştığını korkaklığın, gözlerine baktığınızda emin olurdunuz.''

29 gündür bitiremediğim bir yazıydı bu. bitirmek de istemedim, ölen bir tanıdığıma ağıt yakıyor gibi hissetmiştim. söz konusu olansa cansız bir varlık ama bu tuhaf gelmiyor. ona değer veren tek kişi olmadığıma inanmak mı tuhaftı acaba? bunu sorgulamıyorum çünkü onun anlatmakla yükümlü olduğu sevgi böyle kuşkulardan arınmıştı. hiçbir yalanı, yapmacıklığı da yoktu,
adım gibi biliyorum.

öyleyse ne suç işledi de unutulmayı hak etti? diye düşündüğümde, ''hiçbir şey. sadece, tutulmayacak bir söze kurban gitti'' diyor karamsar yanım. umarım böyle değildir ve inancım boşa çıkmaz çünkü
ben onun çöpe atılmamış olma ihtimalini çok sevdim.

15 Şubat 2011 Salı

3. haftadayız ve dersler zorlaştı. hazırlıktaki gibi tembellik etme lüksüm yok çünkü nerdeyse 2 güne 1 quiz düşüyo. merkez kampüste olmam sevinilcek bi şey. türlü çeşit insan görüyorum, doğudaki tikilerden ibaret olacak değildi ya öğrenci profilimiz. yine de, 'azcık daha çalışıp iyi bi devlet üniversitesinde okusaydım keşke.' diyorum arada, saçma sapan yaşantıda bi sürü kişinin yaptıklarına, söylediklerine tanık olmak zorunda kaldığımda. 5 yıl sonunda bu okuldan sabır taşı olmuş halde ayrılcam sanırım. şimdiden epey yol katettim zaten. hayat zor yaa, gerçekten.. böyle dertlendiğim zamanlarda çocukluğumu özlüyorum. daha mutluydum çocukken. yaramaz değildim ama şımarıktım, istediğim oyuncakların çoğu alınırdı çünkü. alınmayanlara da günlerce kafamı takardım, bazılarının reklamını hala hatırlıyorum :D sonra anaokuluna başladım ve henüz kardeşlerim dünyada olmadığından, paylaşımcılığı orada öğrenmem gerekiyordu. bu beni sahiplenme güdüsünden vazgeçirmeye yetmedi tabii. arkadaşlarımla kaynaşmayı istemiyordum ama kavga çıkmasını da istemiyordum çünkü öğretmen yaramazlık yapanları dövüyodu. ben de gidip beğendiğim oyuncakları alır ve herkesten ayrı bi köşede oynardım, kimsenin oyununda gözüm kalmazdı böylece. ilkokula başladığımızda okuma kitaplarını paylaşmamız gerekiyordu ama ben buna da dayanamayacaktım. bi gün herkes gittikten sonra sınıf dolabına baktım, kilitli değildi. oradan birkaç kitap seçip çantama koydum, suçluluk duymuştum biraz ama çok da sevinmiştim. okuduktan sonra da geri götürmedim, kıyamazdım zaten. kişiliği oluşturmada çocukluğun önemini anlatabildim sanırım :D ama o günlere dönme imkanım olsa yine aynı şekilde davranırdım. sahiplenici olmak acizlik seviyesine gelmediği sürece iyidir. beraberinde getirdiği kaybetme korkusu da öyle. çünkü zamanla, kaybetme vaktiniz gelmeden vazgeçmeyi öğrendiğinizi görürsünüz, güçlenirsiniz. güçlenirsiniz ama yine de kahrolursunuz, bırakmak zorunda kaldıklarınız için. 'hayat çok zor' diye sızlanıp durmam bu yüzden işte. size ait olduğunu düşündüğünüz ne varsa geri alıyo, dahası bunu sizin kararlarınızla yapıyo ve tek seçeneğiniz kalıyo: gururlu davranıp giderek eksilen bi kalple de olsa yaşamaya devam etmek. yine tüm umutları öbür dünyaya bağlıyorum :D şimdi ödev yapmam lazım.

3 Şubat 2011 Perşembe

'daha ilk haftadan öğrencilerin gözünü korkutmayalım.' demişler heralde, pek az ders işliyoruz :D tabii 1 ay sonra hayattan bezebilirim ödevler, sınavlar yüzünden. hazırlıkta okumuş olmak güzel, her sınıfta bi sürü arkadaş görünce hiç yabancılık çekmiyosun. hocalar da iyi şimdilik ama diyorum ki.. ingilizce dublaj imkanı yok mu? :D neyse, zamanla aksanlarına alışırız. keşke tek derdim bunlar olsaydı, derslerden insana ne zarar gelebilir? ama işte çile, keder bu konuyla bitmiyo ki arkadaş. 19,5 yıldır hayattayım bak daha yolun çeyreği filan oluyo o şiire göre, şimdiden insanlığın öldüğünü görme, dost kazığı yeme (neyse ki geçen yıllarda kaldı bu durum), platonik şeyler ki o konuya hiç girmiyorum nefret ettim, gibi berbatlıkların kotasını doldurdum bence. hayır, düşünüyorum da, bunları hak edecek kadar günah işlemiş olamam. kendimi epeyce sorguladım.. ilkokulda toplasan 4-5 kişiyi dövmüşlüğüm var gaza gelip, aynı dönemlerde sınavda yanlış yapınca kağıdı geri alıp doğrusunu işaretledim birkaç kez :D ortaokuldan pek günahım yok heralde. liseden bi tek şu olabilir, sevdiğim adam (evet, adam. şaka gibi ama 2,5 yıl aşıktım ona) sevgilisinden ayrılsın diye dua etmiştim, sanki ayrılıp bana koşcak tövbe tövbe. öss'ye 2. kez hazırlandığım zamanı düşüneyim.. en sevaplı yılım da odur var ya, katil olabilecekken hem de. to sum up, şu anki ruh halini hak etmiyorum geçmişte yaptıklarımla. ve dünya adaletli bi yer değil, hatta yaşanacak yer değil. öbür tarafta daha mutlu olurum umarım :D yine de, çıkmadık candan ümit kesilmez. yapmam gerekenler, kimsenin kendimden fazla sevgiye ya da güvene layık olmadığını bilmek, dikkatli davranmak ve derslere sıkıca sarılmak. tıpkı 3-4 ay önce olduğu gibi.

28 Ocak 2011 Cuma

yazmadığım 1 yıldan uzun süre içinde hayatımda değişen pek çok şey oldu. first of all, ben artık üniversiteliyim :D nihayet mutlu sona kavuşup ankara'da buldum kendimi. secondly, geçen yıl cidden çok kötüydü. sınava 2. kez hazırlanmanın stresi, gelecekle ilgili bi sürü hayalin sorumluluğu, başkalarına değer vermekten kendimi unutma salaklığım derken ruh gibi dolaşmaya başlamıştım. en kötüsü de, hayat tekrar tekrar anlatmaya çalıştıkça bazı insanların berbatlığını, ben ısrarla onlara güvenip kazık yiyordum. neyse ki gerçek dostluk denilen şey hala ölmemişti, yola devam etmemi sağlayan herkese burdan selam ederim :D onun dışında, küsüp barışmaktan bıktığım zaman iplerin kopması gerektiğini öğrendim, kardeşlik tek taraflı olamazdı çünkü. bunlarla uğraşırken baktım ki sınav gelip çatmış. beklentilerin altında sergilenen bi performanstan sonra kaderimi belirleyecek tercih dönemi sıradaydı. çocuk doktoru olma hayaliyle gaza gelip şu an çok yanlış bulduğum seçimler yaptım, 13. ve son olarak da bilkent endüstri'yi yazdım. heralde bundan sonra okulla ilgili ne olursa olsun şikayet edemem. Allah korusun, 2 soru fazla yapsam bezm-i alem'e gidiyomuşum çünkü :D thirdly, ankara kabuslarımı sona erdirmesi bakımından ilaç gibi geldi. çoğu şey iyi gidiyo şimdilik, nazar değmesin diyeyim. hayatımın daha da güzel hale gelmesi mümkün tabii. geçen gün bi teyze sağolsun, öğüt verme ihtiyacı duymuş olacak ki ''aklınızı derslerinize verin. ahmet yoksa mehmet var.'' dedi. o anda yaşama sevincimi geri kazandım :D sarılıp elini öpmeliydim aslında. pazartesi günü bölüm dersleri başlayacak, biraz korkmakla birlikte çokça heyecanlı ve umutluyum. inşallah herkes için başarılı bi dönem olur, gelişmeleri yazcam :D

21 Ekim 2009 Çarşamba

bi sınavın iki güne yayılmasından ve toplamda beş kitapçıkla uğraşmaktan nefret ediyorum. ki ben kolay nefret etmem. eskiden 120 sayısal soru vardı, şimdi 170 oldu. yine de, yeni sistemin çalışmanın karşılığını daha iyi verdiğini düşünüyorum. bunun için mutluyum. 44 fizik sorusu sormalarına ise ağlamak istiyorum. bazen çok karamsar oluyorum ama hemen geçiyo. iyiliğimi isteyen bi sürü kişiye karşı kendimi sorumlu hissediyorum. çok fazla da hayalim var, tüm emeğim onlar için. 2010'un haziran ayı bittiğinde ben biraz daha büyümüş, 2 yıl sınava hazırlanmış, istediğimden daha az kitap okumuş, sinemaya gitmiş, gitar çalışmış olcam belki ama sonra bütün zaman benim olcak :D önümüzdeki yıl için cevabını bulmak zorunda olduğum 330 yeni soru olsa da çalışmak güzel :)

18 Ekim 2009 Pazar

bundan tam 17 gün önceydi... hayatımın 3. yatılı kalma(ya çalışma) denemesi.. sadece 12 saat sürdü. zaten rekor 3 gün, o da zonguldak olduğundan, hani eşyalarımı ışık hızıyla toplayıp eve koşma şansım olmadığından. bi kere kendimi kandırmaya gerek yok.. temmuz'dan beri kafamda planlıyorum: daha iyi çalışırım, yatılılığa alışırım filan diye. oysa defalarca kez gördüm ki, yurtta çalışamıyorum. biliyosun ki onca yabancı insan arasında kötü hissediceksin kendini, niye gidiyosun? yurda yerleştiğimin ertesi günü eve döndüğümde bi sürü şeyi anlamıştım. şöyle ki; bizim evdeki komedinin %0,1'i bile orda yok. canım her sıkıldığında "pencereden atcam kendimi haa" diyip naz yapabilceğim ana baba yok.. ablalar var ama :D televizyon ve bilgisayar yok, bu apayrı bi zorluk olcaktı benim için, geçtim. yemeklerle dalga geçip "damak zevkime uymamış.. yine de,bi tabak daha alabilir miyim?" ya da "servis yine gecikti" demek yok!! ve en önemlisi.. birlikte diş macunu,ütü,telefon reklamları çektiğimiz, iki günde bi abuk subuk şarkılar yapıp onları operadaymışçasına çığıran kardeşler yok. kardeşlerimsiz olmaz zaten :P neyse, şu an mutluyum huzurluyum :D ev gibisi yoktur.. diyor ve üniversiteye kadar evimizin, ailemizin değerini biliyoruz...

17 Ekim 2009 Cumartesi

bugün arda(küçük olan,amcamın oğlu olan) yanıma gelip 'üf yaa,yine acıktım.. ben hiç doymam biliyo musun?' dedi. gülmemeye çalıştım,olmadı.. kek verdim,çizgi film açtım. iki dakkada bi öpmezsem ölürüm, son gittiğimde tv'de ağlayan adamı görünce 'aaa niye ağlıyo ardacım?' dedim, 'çünkü hiç mutsuz..' dedi :D bugün çok çalışmam lazım, dersaneden bi sürü test veriyolar. bu arada amcamın oğlu olmayan arda'ya da burdan selam ederim :P çok özledim, 265 gün daha var :( burda hava çok güzel, üç gündür yağmur yağıyo, yapraklar kızardı filan.. tek başına yürümeyi seviyorum, bugün çıkmıycam dışarı ama fazla soğuk :S blog sitem olmasından çok mutluyum, sonra yine yazarım, bye.

16 Ekim 2009 Cuma

ne iyi oldu blog işi :) aklıma bişiler gelmedi şimdi, gelsin hemen yazcam..